16 Şubat 2012 Perşembe

dört

Sinir krizinin eşiğindeki K., birkaç dakikadır başında oturmakta olduğu kirli beyaz telefonun bağlantı yerlerinden hafifçe çatlamış ahizesini kaldırarak hafifçe öksürdü. En iyi yalnız yaşayan insanların bileceği üzere, eğer etrafınızda konuşacak kimse yoksa sesinizi kullanmadan bütün bir gün geçirebilirdiniz. Sonra tekrar kullanmanız gerektiğinde ise bir kaç perde boyu is ve irinin altından geliyormuş gibi çıkardı sesiniz; incelir sonra ardından hemen kalınlaşır, çatallara ayrılarak kaybolurdu. Şüphesiz ki, hayatının en büyük heyecanlarından biri, bir başkasıyla bir iki cümle etmek olan bir insanın istemeyeceği bir durumdu. Kalbi heyecandan güm güm atarak kirli tuşları en çok kullandığı dört yüz kırk dörtlü numaralardan birine çevirdi ve müstehzi bir heyecanla başını yana eğerek ahizeyi kulağı ve sağ omzu arasına sıkıştırdı. Çalıyordu. Daha önce pek çok kez yapmış olduğundan, bant kaydından gelen dijital karakterli kadın sesini bertaraf ederek müşteri hizmetlerine bağlanması pek uzun sürmedi. Merhaba, ben Ceyda; size nasıl yardımcı olabilirim? Hay allah. Bu Ceyda karısı da yenisi mi çıkmış, bugün Caner'in günü değil miydi? Merhaba! Ben Caner Bey'le görüşecektim. Eyvahlar olsun, bunu sesli mi söylemişti? Cıvıldayan bir telaşla ekleyiverdi, kendisi benim sorunumdan haberdardı daha önceden de o nedenle şey ettim. Ne yazık ki efendim, size bugün ben yardımcı olacağım. Güvenliğiniz ve size daha iyi bir hizmet sunabilmemiz açısından... Falan filan. Devamını dinleyecek takati yoktu elbette, yanlışlıkla olmuşçasına ahizeyi yere bıraktı ve ardından da düştüğü yerden alıp yerine koydu. Bazı günler diğer günlerden daha büyük ve acımasızdı ancak bu konuda yapacak bir şey yoktu.

12 Şubat 2012 Pazar

üç

Sinir krizinin eşiğindeki S., üzerinde bir saattir oturmakta olduğu klozette doğrulup tavandaki  çıplak, akıllı ampüle baktı. Eğer gözlerini yeterince kısıp odaklanırsa etrafındaki ışık halesini bertaraf edip ampülün gerçek şeklini ve kıvrımları arasından plastiğini görebiliyordu. Ampülün plastiğinden gözlerini ayırmayarak kısık bir sesle dudaklarını kıpırdatmaya başladı. Bana geri dönsün. Bensiz yapamaz. Ben onun hayatındaki en önemli insanım. Benim onu sevdiğimden bin, yok yok, on bin kat fazla beni sevsin. Hayatı bensiz çok anlamsız. Çok anlamsız. Bu anlamsızlık onu kavrasın pençeleriyle ve kurtarıcısının benden başkası olmadığı bir anda kafasına balyoz gibi düşsün. Bir anda içine düştüğü körlükten kurtulsun ve açılan gözlerinin önünde ben belireyim. Benden başkasını düşünemesin. Işıklı nesnelere olan ilgisi yaklaşık bir sene önce başlamıştı. Bu bir sene içinde girip çıktığı ve çoğunlukla da bir daha geri dönmediği çeşitli yabancı evlerde, ışıklı gündelik nesnelere tapınıyordu gizlice. Bu çılgınca alışkanlığını arkadaşlarından saklamazsa neler olabileceğini düşünmeye çalıştı. İmansızlığıyla kibirlendiği de olmuştu, içtenlikle inanan insanlara imrendiği de. Çılgınca bir şeydi süphesiz ama çılgınlığın sınırında olduğunu düşünmek, diğer sınırında olabileceği şeyleri tahayyül edince oldukça masum ve hatta istenilen bir şeymiş gibi görünüyordu. Onların enerjisini kontrol edebildiğini düşündüğü anlarda, sevdiği adamın kendisine geri dönmesine odaklanarak ışıklı nesnelerle konuşuyordu. Çok fazla zamanı yoksa bir kaç kez onun adını fısıldardı. Şeylerin enerjisinin bir gün kendisine cevap vereceğine ve isteklerini yerine getirmeye başlayacağına inanması, olmayacak şeylerin peşinden koşarak bütün hayatını mahveden insanları anlatan eski, ucuz filmlerdeki karakterler gibi hissetmesinden başka neye yarıyor tam olarak kestiremiyordu. Ama medet umacağı başka bir şey olmadığından bu küçük ritüeline sıkı sıkıya bağlanmıştı. Biraz düşününce, kendi kendine depresyonla, terk edilmişlikle, istenmeyen olmakla, kronik üzgünlüğü ve kızgınlığıyla baş etmek için bulduğu bu yöntemle içten içe gurur duyardı. Çünkü insanlar anlamazdı, insanlara bir şey anlatılmamalıydı. Körlemesine bağlandığı bir nasihat vardı: Birkaç tane sırrınız olsun, zararından çok yararı olur size, beslenirsiniz. İçinizden bu sırları insanlara anlatmak ve hatta haykırmak gelecek. Yapmayın. Eğer dayanılmaz bir boyuta gelirse gidip açıklık bir alanda bir ağaç bulup onun kovuğuna anlatın. Çünkü ancak ağaçlar sırlarınızı saklayabilirler. Diğer insanlarsa onları hunharca sıradanlaştırıp yavaş yavaş yok ederler.

2 Şubat 2012 Perşembe

iki

Sinir krizinin eşiğindeki A., tanımadığı bu sıcak ve yumuşak yatakta, görmekte olduğu karabasandan uyandığı için derin bir nefes aldı. Cumbalı kısmı limon küfü  bir perdeyle kapalı olan, iki kişilik yatak ve açık raf sistemi dışında bir eşyaya yer bırakmayacak büyüklükte bir odadaydı. Rahatsız uykusundan ilk uyanışı, yorganla giriştiği kavganın eseriydi. Eğer kıyafetleri ile uyuyakalmış olmasaydı ve ayağındaki külotlu çorap başparmaklarını yerinden oyup çıkarmak üzere yorganla iş birliği yapmasaydı, uyanamayacaktı. Telaşla doğrulup, ayaklarını kan revan içinde bulacağından emin olarak soyunmaya başladı. Allah allah. Sorun yok gibi duruyordu. Bir süre sızlayan tırnaklarına bastırdı, ayaklarını ovaladı. Titrediğini fark edince alelacele yeniden yatağın içine girerek yorgana sarıldı. Bu sefer yorgan; dolabın kenarında asılı olan şapkayı, kapının arkasındaki şalı ve kullanmadığı boş yastığı kendi safına çekerek onunla uğraşmaya başladı. Önce yorganla boğuştu biraz, nefesi kesildi. Şal, sinir bozucu bir karıya dönüşmüştü, onu bir batakhaneye çekecekti eğer yataktan düşürebilirse, vay orospu. En tiz tonuyla gülerek saçlarını sürtüyordu burnuna. Yanındaki boş yastığın adı Cumhur'du ve iflah olmaz bir keşti, kafası hep çok güzeldi. Şu ince, tipsiz t-shirtse, yastığın yancılarındandı. Yanaşarak elini göğüs ucuna deydiriyordu namussuz, parmakları buz gibiydi ve onları mengene gibi sıkıştırarak canını yakıyordu. Kafasına aldığı bir darbe sonucu yerde uyandı. Karşısındaki kapıda bir saniyeliğine apışlarını tutarak kıvrana kıvrana altına işeyen bir herif gördüğüne yemin edebilirdi. Tuvalete gidip aynaya baktı, darbeyi aldığını sandığı yerdeki saçlarını kontrol etti; kan yoktu. Salona doğru süzüldü. Her şey normal gözüküyordu. Oturup bir sigara yaktı, havanın yavaş yavaş pembeleşmekte olduğunu fark etti. Dapdar yokuşlarda ve dimdik merdivenlerde, karın en çamurlu hali tembelce birkaç günlük hükümranlığının sefasını sürmekteydi. Bütün bir şehrin pisliği göğüslerinin arasından süzülüyordu. Gidip külçe gibi kendini yatağa bıraktı ve tekrar uyumayı denedi. Sabah ezanına benzeyen bir ses süzüldü açık perdelerden içeri. Ve birçok başkası onu takip etti. Karabasanlarında sık sık tacize uğradığını, dar sokaklarda sıkıştırılıp, olmadık yerlerinin acıyla sıkıldığını görmesinin; dokuz yaşındayken, evlerinin yirmi metre ilerisindeki parkta, göbeği açık bluzu ve fırfırlı eteğiyle dolaşırken, o güzel memelerine dokunarak kendisine bir kolye vermeye çalışan yaşlı herifle bir ilgisi olup olmadığını merak etti. İçinde bulunduğu evin konumu itibariyle, şehrin en eski ve köklü müezzinlerinin seslerini içine çekiyor olmalıydı şu an. Puslu zamanlardaki gevrek kokulu ortaçağ sokaklarını, sarhoş ve hokkabazlarını, külhan beylerini ve hayatta hiçbir önem teşkil etmeden ölmüş daha nicelerini düşledi. Onlar olmasaydı o şimdi burada yatıyor olur muydu, daha da önemlisi; onlar hiç olmuş muydu?

25 Ocak 2012 Çarşamba

bir

Sinir krizinin eşiğindeki M., her saat başı aynı şarkıyı dinliyordu. Elli beş yaşındaki kırışık gözlerini yeşil lenslerle örterse artık onu sevmeyen erkekleri onu sevmeye yeniden başlar zannediyordu. Sık sık balkondan dışarı çıkıp, vazgeçemediği, hatta uğrunda mutsuz bir evliliği devam ettirmeye yemin ettiği sevgili terasından hüzünlü manzarasını seyreder, sigara içerek gözyaşı dökerdi. Hayatı bu performansla geçiyordu esasında, bu performans dışında üç beş tane daha rolü vardı ama diğer roller bu sinir krizinin konusu değil. Hakkını vermek lazım; başarıyla oynuyordu sessizce duygulanıp ağlama rolünü, repliklerini güzelce ezberler, alakası yokmuş gibi gözüken sahnelere bile ustalıkla sokuşturmayı başarırdı. Cümlelerini popüler kadın yazarların pazar eklerinde yayınlanan röportajlarından, kişisel gelişim kitaplarından, acıklı dizilerden ve en önemlisi de kendisi gibi kadınların bir araya gelip onlara kötülük yapanlardan şikayet edip sözde metanetleriyle övündükleri dost mecliserinden itinayla toplar, biriktirirdi. Gür ve tok bir sesi vardı, otuz senelik katranla örtülmüş olsa da, dilbilgisini ve imlasini bilmediği naçizane cümleler kurar, bu cümleleri titizlikle vurgulardı. Kendini, özünde hiç olmadığı ama dürüstçe olduğunu sandığı için dönüşmeye hiç zorlamadığı ideal kadın gibi yansıtması, veya bu gibi kadınlara, kendisi bunun farkında olmasa da, sırf onları överken kendini övüyormuş gibi hissetiği için saatlerce methiyeler düzebilmesi, kusurlu karakterinin en temel defolarından biriydi.